“Evvel sen de yücelerden uçardın” Google


Evvel sen de yücelerden uçardın
Şimdi enginlere indin mi, gönül
Derya, deniz, dağ, taş demez geçerdin
Karada menzilin aldın mı, gönül

Yaşamak umut etmekle birebir alâkalı şey. İçimize kodlanmış fıtrî bilgi gibi olmalı bu, bebek elleri sıkı sıkı kavrıyor oyuncakları, ya da ağzına götürüyor bulduğu tatlı tatsız ne varsa, herşeyi…

Çoğu her kavrayış, çabucak bırakışla son buluyor. Belki dikkatleri çekecek bambaşka şey buluyor, bırakıyor. Belki türlü erişemiyor, ulaşamıyor, kavuşamıyor, bırakıyor. Belki tüketiyor da bırakıyor. Çünkü,

innel-insâne huliqa helû’â
70:19 Şüphesiz insan, çok hırslı ve sabırsız yaratılmıştır
izâ messehuş-şerru cezû’â
70:20 şer dokunduğunda sızlanıcıdır
veizâ messehul-hayru menû’â
70:21 hayır dokunduğu zaman da cimridir

İşte ilk başlarda pek yücelerde geziniyor gönül. Amma ve lâkin imtihan dünyası burası… Ulaşamamak, ulaşmaktan daha olası… Erişememek, erişmekten daha terbiye edici…

Yiğitliğin elden gitti yel gibi
Damağımda tadı kaldı bal gibi
eli değmiş goncagül gibi
Bozulmuş bağlara döndün mü, gönül

Sanmamalı , “yiğitliğin gidişi” yaşlılık ile… Nerde… Evet, yaşlılık da yiğitliğin çeşit gidişi ama bu öyle şey , ondan evvel de defalarca gidiyor. Gönül yücelerden uçtukça, gitmeye de mahkum. Çünkü dünyada yıkılmayacak yer dümdüz olmuş virâneler. Niye yıkılıyor herşey, neler oluyor, dersek… Herbirinin görünen sebebi o nâzenin goncagüllerin yapraklarını dağıtan eller. Ama herbirinin ardından yine biliyoruz , “cümle işler Hâlik’indir, kul eliyle işlenir”. eller kendi imtihan sonuçlarına yansınlar, bu onlara yeter:

yevme lâ yugnî mevlen ‘an mevlen şey-en
44:41 o gün dostun dosta hiç faydası olmaz
velâ hum yunsarûn
ve onlar yardım olunmazlar

Şu denî dünyada gönül yeterince şanslıysa, menzilini o yana döndürüyor. Bilmediği cenneti istiyor. Hayal bile edemiyor ama olsun. Seziyor.

Hasta oldun yatağını istersin
Kadir Mevlâm sağlığını göstersin
Cennet-i âlâdan köşk dilersin
Boynunun farzını kıldın mı, gönül

Dünya nasıl?

leqad halaqnel-insâne fî kebed
90:4 İnsanı gerçekten meşakkat içinde yarattık.

Ve dahi gönle ne sürûr veriyor?

feveqâhumullâhu şerra zâlikel-yevmi
76:11 Allah da, o günün şerrinden onları korur
veleqqâhum nadraten vesurûrâ
ve parlaklık ve sevince kavuşturur.

Karacaoğlan der , söyle sözünü
Hakka teslim eyle kendi özünü
El içinde karalama yüzünü
Yolun doğrusunu buldun mu, gönül

Daha söylenecek söz kalmıyor:

fesebbih bihamdi rabbike vestagfirhu
110:3 Artık Rabbine hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile!

Vesselam.

Toprağı nasıl görürüm? Google

41:39 vemin âyâtihî
O’nun ayetlerindendir
enneke -arda hâşi’aten
Sen toprağı boynu bükük görürsün
feizâ enzelnâ ‘aleyhel-mâe
onun üzerine su indirdiğimiz zaman
(i)htezzet verebet
titrer ve büyür.
Şüphesiz can veren, elbette ölülere de verir.
Gerçekten O, her şeye kadirdir.

Birkaç yönlü anlamlar sezinliyor insan, bu kerîm âyetten… Öncelikle Cenab-ı Hak’kın ölüleri nasıl dirilteceği insanın aklına yakınlaşsın diye, “kupkuru topraktan su ile yeşeren ” misâli veriliyor. Görebilen gözlere nice ibret taşıyor, bu teşbih.

İkincisi, toprak için kullanılan “boynu bükük” sıfatı enteresan. Demek, boynu bükülen sadece insanoğlu değilmiş. Toprağın boynunun bükülmesi neden peki? Susuzluktan. Su inmezse üstüne, elinden ne gelsin? başına ne yapsın? Su inecek , ondan elvan elvan çiçekler yetişsin, taptaze sürgünler uzansın, bereketli ekinler yeşersin. Su inecek , yeryüzü coşsun. Herşey O’nun takdirinde. Buradan alacağımız de belki şu: Hiç şey olamıyorsak, bari toprak gibi olalım da, O’nun rahmetini tevazu ile, umut ile her bekleyelim.

Ayrıca, sadece “boynu bükük” sıfatı değil, “titreyip büyümek” fiili ile de toprağın insana benzetildiğine dikkat edelim.

“Toprak” denyince Aşık Veysel’i unutmadan geçmemeli:

Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yârim kara topraktır.
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yârim kara topraktır.

Ekinler ve ekinciler Google

Fetih suresinin son ayeti, o kadar yoğun anlamlar içeriyor , her cümlesi ayrı . Bu dikkatlerimize, o ayetin parçası olan benzetmeyi getirmek istiyorum. Müminlerin İncil’de geçen tasvirleri:

48:29 kezer’in
ekine benzer
ahrace şat-ehû
filizlerini çıkarmış
feâzerahû
sonra kuvvetlendirmiştir
festaglezâ
sonra kalınlaşmış
festevâ âlâ sûqihî
sonra gövdesi üzerine dikilmiş
yu’cibuz-zurrâ’a
ekincilerin hoşuna gider
liyegîza bihimul-kuffâr
kâfirleri öfkelendirir

Biz şehir çocukları ekinleri herhalde en çok güneşli güzel günlerde görmüşüzdür. Altın sarısı başaklar sıcacık selam verirler fotoğraf karelerinden ya da otobüs pencerelerinden, hatta yeterince şanslıysak tarlalardan. Dolu dolu, bereketli tarlalar yüzümüze gülümser. Hem kültürümüz ekinden epey şey öğretir bize, değil mi , “Boş başak dik durur”.

Elbette, o ekinler için hep bu kadar parlak değildir. Hikâyeleri toprağa düşmekle başlar. Üstlerinden yağmurlar geçer, karlar . Rüzgâr her zaman öyle usulca esmez. Ama bunlar hep ekinleri güçlendiren, olduran şeylerdir. Gereklidirler. İçi en son tanelerle dolunca da, artık ekincisini hayretli sevinçlere sevkeder.

Pirimiz başka yönünü demiş, ne güzel söylemiş:
Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter kimi yiter yere saçmış gibi

Ekinci bin atsa, bunların sadece on tanesi başak verse zarar mı? Herbiri yedi yüz tane verse, yedi kat kâr etmiş olur.
Çürüyen, gelişmeyen dokuz yüz doksana acıyalım mı?
Dünyanın kuralı böyle işte, azı biter, çoğu yiter.

Biz başak verme gayretinde olmalıyız.

Susayan onu su zanneder! Google

Kitab’ımızdan öğreniyoruz , rûz-ı mahşer olup da, tüm hesaba çekildiğinde enteresan sahneler canlanacak. Orada artık dünya sahnesinin aktörleri değiliz. O gün hesap zamanı. Ameller o günde getirilip karşımıza çıkarılacak; biz istesek de, istemesek de. İman olmadan işlenen ameller serap gibi olacak. O seraplar , “susayan onu su zanneder” ama beyhûde:

vellezîne keferû a’mâluhum keserâbin biqî’atin
24:39. İnkâr edenlerin ameli çöldeki serap gibidir

yahsebuhuz-zam-ânu mâen
susayan onu su zanneder

hattâ izâ câehû
nihayet onun yanına vardığı zaman

lem yecidhu şey-en
hiç şey bulamaz

vevecedallâhe ‘indehû feveffâhu hisâbehû
ve yanında Allah’ı bulur, O da hesabını görüverir

vallâhu serî’ul-hisâb
Allah çok çabuk hesap görendir

Karanlık ve Şimşekler Google

Bakara suresindeki misallerden biri, müminlere rastlayınca “Biz de iman ettik” deyip, onlardan ayrılınca, “Biz ille de o sefîh kimselerin inandığı gibi mi iman edelim?” deyip, alay eden kimselere . Bu kimseler içiyle dışı farklı olan, sözünde samimi olmayan, hidayete karşılık dalaleti tercih etmiş kimseler.

Onlara ilk benzetme şöyle:

2:17-18. Onların durumu,
ateş tutuşturmak isteyen kimse gibidir ,
o çevresindekileri aydınlatınca (faydalanmadılar),
Allah da onların ışığını giderip, kendilerini karanlıklar içinde,
görmez olarak bıraktı.

2:18. (Onlar) sağır, dilsiz ve kördürler.
Artık onlar dönemezler.

Karanlıklar içinde başını uzatacak gibi olan ama gücü olmayıp, sönüveren cılız ateş yakmaya çalışanın hâli gibi. ışık var, çünkü söylemlerinde doğrudan yana gibi duruyorlar. Ama hâlleri karanlığa çevriliveriyor, çünkü kalpleri iman ışığıyla aydınlanmış değil.

peşinden ikinci temsil geliyor. Etkili ve ürkütücü dış tasvirle başlayıp, çarpıcı benzetmeyle son bulan iki ayet:

19-20. Yahut, yoğun karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek(ler) içinde
gökten boşalan şiddetli yağmur(a tutulmuş kimsenin hali) gibidir.
Onlar, yıldırımlardan ölmek korkusuyla
parmaklarını kulaklarına tıkarlar.
Allah, kafirleri çepeçevre kuşatmıştır.

O şimşek, neredeyse gözlerini kapıp alıverecek.
Onlara aydınlık verince ışığında yürürler,
karanlık tekrar basınca da dikilip kalırlar.
Allah dileseydi elbette onların işitmelerini ve görmelerini de giderirdi.
Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.

Bu ateş yakmaya çalışan insan yok. Gecenin zifiri karanlığında şimşeğin ışığında yolunu arayan insan var. yandan yıldırımdan alabildiğine korkuyor. Şaşkın ve âciz. İşin ilginci ara ara o ışığı görebiliyor. Elbette, Allah dileseydi, onu da göremezdi. Ama o görmesinin yolunu bulmasına hiç faydası yok. Şimşek geçtiği anda her yer karanlık.

Allah ışığımızı kılsın.

y